Dünya Mı Küçük Yoksa Senin Beynin Mi?

665-05

Dünya küçücük diyenlere inanın. Geçen günlerde arkadaşımla merkeze indik büyük bir keyifle dolaşıyoruz ve pat diye karşıma ölse bir yudum su vermeyeceğim bir adam çıktı: Ke-Mal!

Kimdir bu Ke-Mal?

Geçen yaz bir otelde garsonluk yapıyordum ve bir bölümdeki pastanenin sorumlusuydum. Bu mal da pastanenin yanındaki barın sorumlusuydu, yani aynı kafenin iki bölümünün iki sorumlusuyduk, bende misafir olmazsa ona yardıma giderdim ama hiçbir şekilde bana karışma hakkı yoktu. Bir gün misafir azaldı ve bara yardıma geçtim. Salak altında çalışan komiymişim gibi bana emirler yağdırıyor göreceksiniz! Neştersiz takımları sil, Neştersiz boşları baskete yerleştir, Neştersiz girsin sana!  Gün delirdim ve kaptana şikayet ettim bunu. Daha sonraki günlerde de devam edince toplam üç şikayet yedi ben tarafından. Bir gün herkes büfeye çıktı bu mal ve ben kaldık bizim orada, ben barın içindeyim o serviste. Elektrikli çakmağımı çıkardım cebimden “Ke-Mal bu çakmak çalışmıyor sanırım tamir edebilir misin?” dedim. Erkek ya bir şeyi yapamaz ya kız bir gururla alır ya elinden kavanoz kapağı açar gibi aldı eline çakmağı çakmasıyla havada elips çizecek şekilde fırlatması bir oldu. “Bu neyin intikamı?” dedi gülerek “Sen anlarsın,” diye göz kırptım. Ertesi gün çıkışı verildi, sebebi ise benim şikayetlerim.

Bir daha asla onunla karşılaşacağımı düşünmezken sen birden çık karşıma ben kal göt gibi ortada! “Nasılsın Neştersiz, uzun zaman oldu,” dedi. “Ya öyle oldu Ke-Mal, sen nasılsın?” dedim. Ayaküstü sohbete başladı. Ulan bırak gideyim dimi! Ama nerdeeee! Birkaç dakika sohbetten sonra hızlıca oradan uzaklaştım ve yeni bir karar aldım: Karşılaşma ihtimalin olmasa bile bir insana yüzüne bakamayacağın derecede davranma. Ama şunu da biliyorum yine olsa yine yaparım. Niye mi? Çünkü Neştersiz Cerrah olmak bunu gerektirir!

Aşkı Kore Dizilerinde Yitirdim

8d8700e139744d5f346c0316325dda08

Aşk denilen şey bazılarına göre tek hece, bazılarına göre üç harfli, bazılarına göre bir ömür, bazıları içinse çikolatada bile yaşanır. Bana göre aşk yok deyip de Serdar Ortaç’a benzemek istemezdim ama gerçekten bana göre aşk yok kardeşim, öldü! Geçmişimde çalkantılı, saplantılı versiyonundan bir adet yaşadım ama son yıllarda aklımda kalan kırıntıları da yok oldu. Sebebi ise Kore Dizileri!

İlk izlediğim dizi ortaokul yıllarımda Dae Jang Geum’dı, izleyen bilir; pek aşk yoktu ya da ben hatırlamıyorum. Daha sonra çoğu kişi gibi Boys Over Flowers’ı izledim ki onda da ay çok romantik diyemedim. Lakin Coffee Prince’de Eun Chan’a denilen “ister uzaylı ol” lafı içimdeki kıvılcımı çaktı. Gel zaman git zaman 60 küsur diziyi ham dedim ve çoğu fan girl gibi dizilerdeki aşkı hayal ettim. Hayal ettikçe kafama dank etti bazı şeyler. Ulan adamlar kibar, adamlar romantik, adamlar yakışıklı, hadi hepsini geçtim adamlar kurgu! Bir de elimizdekilere baktım: yontsan belki incelecek, romantiklikleri mezarlıktan çiçek yolup gelmeyi geçmeyecek, öküzden hallice varlıklar! Kurgusunu yapsak bile gözleri köprücük kemiği ve diz kapağı arasında gidip geliyor yüzde doksanının.

Dizileri izledikçe aşka olan inancımı yitirdim ve radarlarımı kapatıp çevreme bakmayı kestim. Vıdıvıdı istisna tamam ama Köse’den sonra elime erkek eli değmedi yeminle ve bu da çevremdekilerin birini bul baskısına sebep oldu. Gel kuçu kuçu deyince kuyruk sallayarak gelecek taliplerim sanıyorlar vallah billah. Ben dizilerimle mutluyum, anlamıyorlar. Getirsinler öyle adam nikahı basmayan namert ama yok piyasada dostlarım yok. Zaten olanların hepsi de kapılmış durumda.

Bende şimdi oturdum fakültenin kantininde papatya çayı içiyorum, neskafe ya da hazır Türk kahvesini sevmiyorum ve hastayım aşırı derecede. Veeee yeni başlayacağım diziye post yazmayı düşünüyorum. Blogunu severek takip ettiğim Nabrut kadar güzel yapamayacağım biliyorum ama olsun, bakalım Neştersizden neler çıkacak. Bu arada yazımı okuyan bir kişi ya da iki kişi, kim olursa olsun hepinizi seviyorum ^^

Allah Bir Çene Vermiş, Gerisini Koyuvermiş!

godfather

Saatlerdir deli gibi Özlem Tekin’in Kargalar şarkısının nakaratını mırıldanıyorum. Bilmeyenler için de şöyledir ki “Bugün seni öldürsem mi, cesedine tükürsem mi, kargaları gözlerinle beslesem mi” falan falan.

Tüm yaz boyunca Böcük’le, onun sevgilisinin arkadaşını işletmiştik ve ben konuşmuştum. Ama ne yapalım yani yaz okulundayız ve dağ başındaki bir yurttayız, sıkılmıştık iyiden iyiye! Aylarca işlettik falan ama yoktur öyle aptal bir insan. Bir kere kendisini o kadar mükemmel bir Müslüman sanır ki anlatılmaz, yaşamayın. İki lafından biri dindir. Tamam bahsetsin kardeşim, elhamdülillah bizde Müslümanız da onun yaptığı “Bir ben inanıyorum, siz kakasınız ölün pislikler” tavrından başka bir şey değil.

Artık benim kafama samanyolu mu düştü ne olduysa ilk buluşmamızda ben bundan biraz etkilendim de çok konuşuyor be aşırı hem de. Sonracıma biz Böcük’le bunu bir kez yanımıza çağırdık gel çay içelim diye gelmedi. Dün de Böcük arasana Vıdıvıdı’yı dedi ve bende gaza geldim aradım. Bunun bir arkadaşı varmış çok güzel fal bakıyormuş. Hatta devlet büyüklerinin öleceği zamanı bile söylemiş, bu yıl gördüğü falda biri var 2016’da kanserden ölecekmiş, eğer çıkarsa muhakkak bulmayı planlıyorum adamı. Neyse işte aradım Vıdıvıdı’yı bu arkadaşını sordum nerede ne yapıyor diye “Ben sana falla ilgili ne demiştim Neştersiz, fal neydi Neştersiz” diye bağladı ilkokul öğretmenime. Daha sonra çağırdık yanımıza Böcük’le de konuştu bana yarım saate haber veririm derken ona gelirim demiş. Bir saat geçti yok ortada. Aradım gelmeyeceğim işim çıktı dedi. El insaf kardeşim vallahi, hasta hasta bir saat bekletti bizi orada! Tutamadım kendimi mesaj attım ve mesajın ardından hemen bir arama: Vıdıvıdı’dan.

Yok efendim ben ona nasıl dönek dermişim, nasıl kalkmış senin bir yerlerin dermişim, nasıl Müslümanlığını karıştırırmışım işin içine. Özür dilemezsem tekme tokat dalarmış bana. Üç kez yüzüne kapatmama rağmen yılmadan aradı. Dilemiyorum kardeşim özür falan dedim, anlamadı. Özür diletene kadar peşimi bırakmayacakmış. Ay nasıl titriyor dizlerim, nasıl çözüldü bağlarııım (!)

İşte böyle insanlarla da uğraşıyorum işim gücüm yokmuş gibi ama ne yapayım arada eğlence şart ^^

Eski Düşmandan Dost Mu Olurmuş Hiç!

yaz-aski-karikaturu

Yazılarıma karikatür koymaya bayılıyorum! Alakası olsun olmasın insanların okuduğunda bir nebze gülümseyeceği şeyler bana her zaman güzel gelmiştir. Şimdi siz gülümser misiniz bilmiyorum ama benim her hatırladığımda kahkaha attığım bir olaydan bahsetmek istiyorum size.

Benim Fırsatçı adında lanet bir tanıdığım var. Önceden yakın arkadaştık, sonra aramız bozuldu, düzelttik ve en son beter bir şekilde kopardım bağlarımı. Anlatacağım olaysa düzeldiği ilk haftalarda başımızdan geçen bir olaydır.

Fırsatçı’yla aramızı iyice pamuk şeker kıvamına getirmek için bir gün merkeze gidelim dedik. Otobüsteyiz sohbet ede ede ilerliyoruz. Birden dışarıdan aşırı ihtişamlı duran aile çay bahçesini gösterdi.

“Ay Neştersiz! Bir gün buraya gelelim çok merak ediyorum!”

“Hadi inelim o zaman!” dedim ve iki dakika içinde neydik ne olduk modunda ortama giriş yaptık. Sürekli babamlar falan geldiğinde takıldığımız, vasattan hallice canlı müziği olan şirin, serin bir mekan işte! Birer kahve söyledik ve canlı müzik başladı. İçimdeki kinci lanet karı dürtüklemeye başladı beni Fırsatçı’yı sahneye çıkarmam için. Hafifçe kulağına eğildim.

“Sen şurada şarkı söyleyecek özgüvene sahip misin?”

“Ay ne şarkısı Neştersiz! Benim sesim kargadan hallicedir rezil mi olayım?”

Yılmadım usanmadım ve bir saat sonunda ikna ettim Fırsatçı’yı. Müzisyenlerle konuştu, şarkısını seçti ve sahneye çıktı. Elimde telefon, kamera açık ve iddiamızı kaybettim. Fırsatçı’ya şarkı söyleyemezsin dediğim için tam bir eşeğim yazmam gerekiyor feyse. Kargaları özletecek şekilde Yıldızların Altında’yı katlettikten sonra Fırsatçı kamerayı kapattım ve gece yatağa uzanıp hain planımın son demlerini yürürlüğe koydum.

O iğrenç videoyu yükleyip üstüne “Yapamazsın dediğim için eşeklik yapmış olabilirim ama bunu oradaki zavallı insanlara yaptığım için tam bir eşeğim!” yazdım ve paylaştım.

Yine olsa yine yaparım valla! Bu arada mis gibi kenya içiyorum, gelin birlikte içelim!!

Salaklık, Düşüncesizlik ve Aptallık; İşte O Benim!

zayiflasamguzelkizim

Yavaş yavaş unutuyorum seni dediğim yazının üstünden bir hafta bile geçmeden içimdeki stalker yine ayaklandı. Ay yarabbim elim ayağım şu an ayrı titriyor. Biliyorsunuz ki lise birde aşık olduğum beş yıl birlikte olduğum ve yedi yıldır sevdiğim bir adam vardı benim. En son aralıkta görüşmüştük ve fena bir şekilde ayrılmıştık. Şerefsiz beni öpüp o eski his yok demişti. Neyse ifenim olayımız şu;

Bu Molitva’nın babası okuduğum şehirde avukat. Hep böyle ütopik hayaller kurardım arıcam babasını bürosuna gitcem sorcam oğlunu diye. Geçen Cumartesi aramıştık, açmamıştı. Az evvel buradaki en yakın arkadaşım Böcük bana bir gaz verdi ara diye aradım konuşma tam olarak şu:

“Merhaba ben Baba beyle görüşecektim, oğlu Molitvanın liseden arkadaşıyım.”

“Buyrun benim.”

“Ben Molitvaya ulaşamıyorum da efendim telefonu sürekli kapalı merak etmiştim.”

“Tabi adın neydi?”

“Neştersiz ben (diğer adımı söyledim tabiiii)”

“Tamam ben söylerim ona.”

“Şey birde aynı okulda okuyorduk da göremiyorum hiç en son hastaydı endişelendim.”

“Ben seni aramasını söyleyeyim Molitva’ya.”

“Teşekkür ederim efendim, iyi günler.”

Konuşurken gayet rahat olan ben telefonu kapattığım anda titremeye başladım. Salak Neştersiz mal Neştersiz, Molitva senin diğer adını bilmeyi geç kolunda kaç ben olduğunu bile biliyor. Allam rezil olmayı geçtim ama çok kızacak bana çok kızacak hemde çok ama çok kızacak. Korkuyorum ay deli gibi korkuyorum. Şu an kahveyi falan geçtim sadece bir köşeye çekilip utanmak istiyorum. O değil de sanırım hala aynı şehirdeyiz ve bu bir garip hissettiriyor bana. Yine de babasıyla sesi birbirine o kadar çok benziyor ki gerçekten duyduğum anda Molitva’nın ondan bir parça olduğunu anlayabildim. Ben sanırım hgala aşığım ve onu gerçekten çok özledim…

Yavaş Yavaş Unutuyorum Seni…

577566_571386446214978_1107558840_n

Aynı şehirde nefes almak, bir otobüste, bir sokakta, ne bileyim bir yerde ansızın karşılaşmak, seni gördüğümde yıllarca yaptığım gibi uzak bir köşede saklanıp bakmak… Her şeyi bırakıp yanı başına gelirken tüm ümit ettiğim şeyler bunlardı aslında. Şimdi neredesin, kiminlesin, ne yapıyorsun, başka bir şehirde misin yoksa koca bir ülke mi terk ettiğin hiç bilmiyorum. Aslına bakarsan hiç çıkmıyor son kez adımı söyleyişin aklımdan ve ardından hızlıca uzaklaşışın. Seni son kez göreceğimi bilseydim belki de bir hışımla ardıma bile bakmadan gitmezdim. Belki son bir bakış, bir sarılma ya da son bir öpücük…

Yavaş yavaş unutmaya başlıyorum sanırım seni. Artık adın geçtiğinde bir yumru oturmuyor boğazıma. Okyanusları içsem geçmeyecek gibi gelmiyor içimdeki yangın. Ya da sebepsiz bir ağlama hissi dolmuyor içime. Sadece birbirimizi bir dakika daha fazla görmek umuduyla koca şehri tüm gün yürüyüşümüz dokunuyor biraz. İlk elimi tutuşun da biraz acıtmıyor değil. Aslına bakarsan her seferinde değişik bir ritim tutuyor kalbim, mors alfabesi gibi düşün bunu; her vuruş bir şeye tekabül ediyor ve geriye sadece senin gözlerin kalıyor.

Bende bıraktığın kocaman bir yara sanırdım her seferinde ama yıllar geçtikçe anladım ki sen bende bir şey bırakmayıp her şeyimi alıp gitmişsin. Küçük bir çocukken sığınmıştım sana, kendimden vazgeçercesine sevdiğimi düşünmüştüm ama ben sen olurken kendimi tamamen bir köşeye çekmişim. Giderken tüm duygularımı, benliğimi alıp gitmişsin. Geriye sadece bir kalıp bırakmışsın ruhum içinde can çekişsin diye. Artık gözümden akan her damla boş, sadece biraz gözyaşı, anlamsız…

Son sözlerinin kulaklarımdan silinmesi için geri kalan her şeyi feda edebilirim. Önce canımı acıtman, ardından açtığın yaraları sarmaya çalışman ve her sarmaya çalıştığında hepsini yeniden kanatman…

Dedim ya yavaş yavaş unutmaya başlıyorum seni. Aklıma her geldiğinde donup kalmıyorum olduğum yerde, en azından yazabiliyorum baksana! Ve bilirsin beni, seni yazmaya başladığım an unutmaya başladığım andır. Tek ümidim seni silerken kalan insan parçalarımı da yanına eklememem. Dedim ya bitiyorsun bende, can çekişmiyorum artık sayende; sadece ince bir sızı bırakacaksın geriye ve o da senden bana kalan son hatıra olacak, gözlerinle beraber…

Bir Kere Daha Yandı Ama Canım Gördüğüme Sevindim

20150706_165213

Bugünün resmi benden gelsin istedim az biraz ^^ Geçen haftalardan bir keyif fotoğrafı ama şu an pek de keyifli sayılmam. Başlıktan da anlaşıldığı üzere canım yandı, canım kavruldu ve ben kızılcık şerbeti içtim dedim kan kusmama rağmen…

Yaz okulu işlerimi halletmek için okuluma gittim bugün, lanet otobüsler okulda çalışmıyordu ve fizana dek yürümeliydim. Yolda sürekli Limon’la mesajlaşıyordum, güzeldi her şey; ta ki onu görene kadar…

Önceki yazımda birinden bahsetmiştim; adı Molitva olsun ki anlamı vardır bu kelimenin ikimiz için de. Altı yıl usanmadan, her şeye herkese rağmen sevdiğim adam…

Limon’a mesaj atarken fark etmeden Molitva’nın fakültesinin önüne gelmişim. Gülerek başımı bir kaldırdım on metre kadar ilerimde dikiliyor. Bana bakıyor aynı yüzsüzlükle ve tek tek canlanıyor zihnimde son görüştüğümüzde dediği laflar ve orman gözleri kalbime kalbime ateş ediyor. Sadece duruyor ve rüzgar bile saçını uçurmazken o nasıl oluyor da kalbimi tekrar ve tekrar eziyor? Nasıl fısıldıyor son kelimelerini yine kulağıma…

“O eski his yok Neştersiz; seni öptüğümde kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu ama yok, gitmiş o his…”

“Yaparsın, unutursun sen de beni…”

“Sen beni terkettiğinde öyle bir yandı ki canım yıllar geçti hala öyle bir yangın olmadı…”

“Sen bana iyi gelmiyorsun…”

“Bana iyi gelen tek şey sendin…”

“Senin beni sevmen bana büyük bir yük bindiriyor ve ben onu kaldıramayacak kadar çocuğum hala…”

“Beni tekrar bırakıp gideceksin, biliyorum…”

“Gitmeyeceğine inansam yanımdan bir milim bile ayrılmana izin vermem ama biliyorum yine yapacaksın defalarca yaptığın gibi…”

Terk eden benken nasıl terk edilmiş hissedebiliyorum? Doğrusu ben hiçbir zaman terk etmedim onu, sadece gitmem gerekti ve bırakmayacağını bildiğim için her defasında yaraladım, deştim ve her seferinde yüzsüz bir yüzle geri gelmesini istedim… Uzun hikaye, anlatacağım sonra…

Konumuza gelelim: Öylece dikildik beş altı saniye kadar ama o tiktaklar bana binlerce ömür gibi geldi. Seviyorsun, söyleyemiyorsun. Özlüyorsun; sarılamıyorsun. Nasıl berbat bir durum bilir misiniz? O an nasıl ayırdıysam gözümü ondan, güvenlik arabasını gördüm. Bir hışımla durdurdum ve yurdumuzun güvenliğinden beni fakülteye götürmesini rica ettim. Kırmadı beni. Araba ondan uzaklaşırken aklımdan geçen iki şarkı vardı ve en can alıcı sözleri:

“Biz var mıydık? Aşk var mıydı?”

“Bir kere daha yandım ama canım gördüğüme sevindim…”

***

Gördüğüme Sevindim: https://www.youtube.com/watch?v=7FYTugl2EIc

Sana Dair: https://www.youtube.com/watch?v=t_YzPKnCVLQ

Elveda, Kalbimin Yaşayan Tek Köşesi

kahvecup

Bugün paylaşmak istediğim yazı, Kasım’ın 15’i 2013’te yazılmış bir yazıdır ki bir nevi vedadır benim için kalbimin yaşayan kısmına. Az depresiftir falan ama umarım siz de benim kadar seversiniz…

***

Genç kız elindeki romanı kapatıp, yıpranmış ahşap iskemleye bıraktı. Günlerden ılık bir sonbahardı ve telefonunda mırıldanan Marija Serifovich’in içli sesi bu zamanlarda ona iyi gelen tek şeydi. Usulca gözlerini kapatıp şarkıya eşlik etmeye başladı. “Do je ime tvoje moja jedina, molitva…”  Rüzgar yüzünü okşarken aşina olduğu adım sesleri çalındı kulağına.  Beklenen misafir nihayet gelmiş, genç kızın oturduğu bankın diğer köşesine yerleşmişti her zamanki eğretiliğiyle.

“Açmayacak mısın gözlerini?” diye fısıldadı.

“Hayır, açmayacağım,” diye cevapladı genç kız.

“Beni görmek istemiyor musun?”

“İstemiyorum.”

Keskin cevaplarının genç adamı yıldıracağı düşüncesi kim bilir kaçıncı kez geliyordu aklına.

“Beni görmeyi her şeyden çok istiyorsun. Sadece korkuyorsun her görüşünde daha çok bağlanacağından. Korkma, seni asla terk etmem. Kendini tamamen bana bırak sen istemedikçe bir yere gitmem, gidemem….”

“İstemiyorum, inan bana istemiyorum. Seni gördüğüm her an biraz daha ölüyor ruhum ve çıkaramıyorum kalbimi araftan. Varlığın gece gibi çöküyor boğazıma, nefes alamıyorum. Sen benimle oldukça daralıyor bu dünya. Üstüme yıkılıyor tüm duvarlar teker teker. Çıkamıyorum enkazların arasından. Yepyeni tabular yapıyorum kendime. Senle başlayıp sizle biten sözcükler dolanıyor zihnimin ücralarında. Git istiyorum, bir daha gelme! Ama kızarmamış yüzünle her seferinde tekrar tekrar geliyorsun ve ben git gide daha çok tükeniyorum varlığınla. Git artık! Yetmedi mi yıllardır bana yaptığın işkence. Yalvarırım git…”

Genç adam uzanıp, kızın gözünden akan yaşları kuruladı.

“Ya anılarımız ne olacak? Çocukluğun, hayata attığın ilk adımlar, ilk mutluluğun, hüznün, aşkın? Giden sadece ben olmayacağım senden de çok şey götüreceğim yanımda. Belki kalbini alacağım kimseyi yerime koyamaman için, belki gülüşlerini çalacağım mutlu anlarından. Hangisi daha kötü? Bak, hem yanındayım şimdi. Üstelik sen çağırdın beni, sayısız kez olduğu gibi. Benden vazgeçemezsin. Hayatından, canından geçersin de o kalbin benim için çırpınmadığı müddetçe sen bir hiçsin.”

Aniden yerinden fırladı genç kız. Çatık kaşları, genç adamı oracıkta tuz-buz etmek istercesine ateş saçıyordu keskin gözlerine katılıp.

“Bir gün gelecek tamamen unutacağım seni. Yerini kimse almayacak, doğru. Çünkü bir kez yandı benim kalbim ayak bastığın yerden, bile bile lades demeyeceğim kimseye. Gün gelecek yüzün canlanmayacak her gözlerimi kapattığımda. Hele ki gözlerin. Varlığınla soldurduğun hayallerini tek tek inşa edeceğim tırnaklarımla. O gün gelecek biliyorum ama o zamana kadar ben, ben olmaktan çıkacağım. Sahte gülücükler dağıtacağım etrafıma, öyle güzel rol yapacağım ki dünya yansa umursamaz diyecek her gören gülüşümü. Senin yokluğuna akıttığım gözyaşlarımın yerini pişmanlık damlaları alacak. İçime ağlayacağım da haberim bile olmayacak. Sana yemin olsun; zamanı gelecek adını bile unutacağım. İşte o günü mahşer günü gibi bekliyorum. İkisi de bir gün mutlaka gelecek ve her şey o günlerden sonra bambaşka olacak. Adım bile…”

***

Limon, Ananas ve Büyük İddia!

20060904of6-1

Son günlerde kafayı diyetle kiloyla bozmuş olmama rağmen yemek sitelerinde dolaşıp bugün ne yesem diye etrafa bakınıyorum. Ama dikkatinizi çekerim sadece “bakınıyorum” çünkü evde mutfağa girdiğim anda peşimden gelen iki kişi var: Annem ve babam. Kilomla benden çok ilgilenen bir ailemin olması çok ama çok güzel bir şey (çarpıldı).

Babam bir ay boyunca raporlu olduğu için bir nevi emeklilik havası esiyor evde. Canı sıkıldıkça bana bulaşıyor adam ama hasta, bir şey de diyemiyorum. Mutfağa girdiğim an, parmak ucumla, karanlıkta bile gitsem, belli alıcılarla orada olduğumu anlıyorlar ve “Neştersiz! Ne yiyorsun?” diyorlar. Bok yiyorum diyeceğim, olmayacak. Bende her seferinde su içip çıkıyorum. Birde annem var ki evdeki herhangi bir şeyin yeri bir santim değişsin anlıyor. Bu evde diyet çok güzel yapılır değil mi? Yapılmıyor! Nihoş Teyze’nin börekleri, annemin envai çeşit yemekleri ve sıcaktan bunalan bünyem sağolsun daha 108’e anca inebildim geçen yazımdan beri.

Benim iki tane arkadaşım var, birisi Limoni Servi blogunun sahibesi; ona Limon diyelim, birisi de Limon’la tanışmama vesile olan Ananas; ki fazla anaçtır kendisi. Bir yıl Ananasla aynı yurtta kaldık ve ben okul değiştirince ayrıldık. O da benim gittiğim yıl Farabi yaptı ve cehennemde balo geceleri yaşadı. Nihayet değişimi bitti ve yeniden döndü okuluna ama bir değişiklikle: Eve çıktı.

Biz de Limon’la tası tarağı toplayıp eylülde Ananası ziyarete gideceğiz ama bir iddiamız var. Ben 42 bedene ineceğim; 44 e de razıyım şu an 48 im de. Ananas 38, Limon da 36 bedene çıkacak. Eğer Ananas başarırsa ona bir buçuk iskender ve künefe ısmarlayacağım, ben kazanırsam Ananas bana sushi malzemesi alacak ve sushi yapacağım, Limon kaybederse gelsin votkalar ama olur ki kazanırsa ben ona 10 çeşit yemek yapacağım.

İddia mükemmel, ödüller şahane ama gelin görün ki bizde yok irade!

Buradan Ananas ve Limon’a sesleniyorum! Gelin şu iddiayı değiştirelim canlarım. Ödüllerimizi alalım, iddiayı çöpe atalım! Vallahi yemek üstüne size kahve yaparım bir de fal bakarım, ha?

Seviyorsan Git Konuş Bence!

kelebek

Bir ilişkide en sevdiğim zamanlar olacak mı olmayacak mı zamanları. Cicim aylarına açık ara fark atıyor bu günler yeminle. Geçenlerde İriechanla konuşurken bana bir arkadaşından bahsetti. Aslında hoşlandığı çocuğun en yakın arkadaşıymış bu arkadaş ki adına Kotoko diyelim, o anlar okuyunca ^^ Sürekli Kotoko’ya bunu anlatırmış İriechan ve zavallı Kotoko da buna aşık.

Artık kafasına balyoz mu yedi yoksa biri büyü falan mı yaptırdı bilmiyorum İriechan da Kotoko’dan hoşlanmaya başladı. Bu girizgahımızdı. Asıl olay şu; Bunlar İriechan memlekete gitmeden evvel buluşuyorlar, sarılıyorlar, el ele tutuşuyorlar, hatta Kotoko öpüyor koklayarak bunu ama sevgili değillermiş.

Bende yemiş gibi yaptım. Sevgili olmak için daha ne yapmaları gerekiyor bilmiyorum vallahi. Birine sevgilim demek için şu hiç sevmediğim tabirle “çıkma teklifi” mi geçmesi gerekiyor arada? Kalpler ortada buluşuyorsa sadece sen benimsin demek yetmez mi? İlla ki işi laçkalaştırıp “benimle çıkar mısın” mı demeli erkek? Öyle diyene “benim astımım var çok yüksekse asansör kullanalım” dememek için zor tutarım ben kendimi.

Birde bizim İriechan ne bekliyor bilmiyorum. Birde hoşlanmıyormuş gibi davranıyor ya Kotoko’ya ona ifrit oluyorum. İnsan az belli eder değil mi ama? Çocuk öpmüş hemde koklayarak, Köse öpmemişti beni öyle. Sanırım istediği şey evinin önüne Kotoko’nun beyaz boyayla benimle çıkar mısın yazması ki şu durumda İriechan’ın ağzına bir tane çakmak istiyorum. Bazı kızları anlamak zor, vallahi aşırı zor. Ama her ne kadar uyuz da olsa seviyorum veledi orası da ayrı konu ^^

Bu arada sizinle bir sırrımı paylaşmak istiyorum: Ben sade içerim kahveleri ama siz Türk kahvesine şeker kullanmayı tercih ediyorsanız esmer şeker atın, hem beyaz şeker gibi bariz bir tat vermiyor hemde on numara köpüğü oluyor. Esmer şekeri gittiğiniz kafelerden üç beş yürüterek temin edebilirsiniz ^^